Skip Navigation Links
YAZAR'IN DİĞER YAZILARI
 
CiPDER DUYURULAR

GAZETE MANŞETLERİ
Önceki Sonraki
Alternatif yazı, resimin görüntülenemediği durumlar için.
EN ÇOK OKUNANLAR

OKUMAZ YAZMAZLIĞIMIZ

Levent Preveze
CİPDER YAZILARI - 14 Haziran 2018 Perşembe - 08:49:44  - Bu makale 415 kere okundu.
Levent Preveze 
leventpreveze@gmail.comEğitim insanın yaşamı boyunca devam eden dinamik bir süreçtir ve yaşamın her döneminde öğrenmeye ihtiyaç duyarız.

Bugünlerde okuma yazma konusunda yine Devlet destekli bir kampanya başladı. “Yine” diyorum çünkü geçmiş dönemlerde de ülke geneline yayılan ve oldukça etkili kampanyalar yapılmıştı. Bunlardan bazıları kız çocuklarının okula gönderilmesi için yapılan (kardelenler vb.) büyük bütçeli kampanyalardı. Çeşitli geleneksel ve kültürel doğmalardan kaynaklı tabuların yıkılması ve topyekûn bir kalkınmanın gerçekleştirilmesi için bunların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Buradan bu kampanyalarda emeği geçen herkese bir eğitimci olarak teşekkür ediyorum.

Ama ülkemizde hala ihmal edilmekte olduğunu düşündüğüm bir konu var: Yetişkin eğitimi. Bugün çocuklar için yeterli sayıda okul olduğu düşünülse bile yetişkinlerin eğitimi için özel olarak tasarlanmış eğitim kurumları maalesef yok. Eğitimin ana amacının insanları hayata hazırlamak ve karşılaşabilecekleri problem durumlarına karşı donanımlı hale getirmek olduğu göz önüne alındığında eğitimi, öğretimi sadece çocukluk dönemiyle özleştirmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Eğitim insanın yaşamı boyunca devam eden dinamik bir süreçtir ve yaşamın her döneminde öğrenmeye ihtiyaç duyarız.

Şu bir gerçektir ki eğitim ve öğretim sadece okul çatısı altında ve okul sıralarında devam eden birtakım yaşantılardan ibaret değildir. Çevremizde o kadar fazla uyarıcı var ki ister istemez bunların birçoğundan etkileniriz. Öğrenme amacıyla dinlemediğimiz, izlemediğimiz, okumadığımız birçok ses, görüntü, yazı bile bilinçaltımızda bir kalıntı bırakır. Algın öğrenme denilen bu öğrenme türünde belli bir hedef güdülmeksizin öğrenmeler gerçekleşir. Ne zaman olacağı, yeri, niteliği belli değildir. Oysa yaşam, rastlantılara bırakılamayacak kadar ciddi bir süreçtir. Bu nedenle eğitim öğretim faaliyetlerinin iyi bir şekilde yapılandırılması gerekir.

Bunun başlangıcı tabi ki okullar… Ama giderek büyüyen ülkemizde çocuk, genç ve yetişkin olmak üzere hala milyonlarca okumaz yazmaz bulunmaktadır. Oysa temel eğitim hem çocuklar ve hem de yetişkinler için zorunlu ama maalesef istatistiklere baktığımızda bir Avrupa ülkesine yakışmayan bir tabloyla karşılaşıyoruz. Zaten bu yazımın konusu da bu aslında; Türkiye’nin okumaz yazmazlık sorunu.

TÜİK’in 2016 yılı istatistiklerine baktığımızda Ülkemizde 2 milyon 482 okumaz yazmaz olduğunu görüyoruz. Ama ben bu rakamın gerçeği tam olarak yansıttığını düşünmüyorum. Çünkü okuryazarlığın sadece okula gitmek, ABC’yi bilmek veya sadece imza atabilme becerisine sahip olmaktan ibaret bir yeti olmadığını düşünüyorum. Ünlü yetişkin eğitimcisi Freire’ye göre okuryazar olmak, sadece harfleri tanımak değil, sözcükleri ve dünyayı anlamaktır.

Cezaevlerinde öğretmen olarak çalışan biri olarak eğitim ve iyileştirme çalışmaları sırasında lise mezunu olduğu halde okuması yazması olmayan hükümlülerle karşılaştığımız vakidir. Bunun yanında okuma, yazma becerisi kullanılmadığında unutulan bir beceridir. O nedenle sadece bir zamanlar okula gittiğini veya eskiden okumayı öğrenmiş olduğunu ifade eden kişilerin beyanlarının onların okuryazar olduklarını göstermeyeceğini iddia ediyorum.

Bununla birlikte benim asıl vurgulamak istediğim şey yani bu yazıyı yazmama neden olan şey ABC bilgisinden ziyade işlevsel okuryazarlık konusudur. Yani ben, teknolojinin yaşamamızın her alanını işgal ettiği; temel bilgisayar kullanım bilgisinin bile okuryazarlıkla birlikte ifade edildiği; neredeyse akıllı telefon kullanmayan insan kalamadığı günümüzde, sadece ABC’mizin harflerini tanıyan, onları kabaca yazarak bir araya getiren, iki basamakla sayıları tanıyıp toplama, çıkarma yapabilen; ama okuduğunu tam olarak anlamayan, kabaca da olsa düşüncelerini yazarak ifade edemeyenleri tam anlamıyla okuryazar kabul etmiyorum. Resmi verilere göre bugün Dünya Kültür Başkenti olarak tanınan İstanbul’da bile 500.000’den fazla okumuz yazmaz varken, benim ifade ettiğim işlevsel anlamda okuryazar oranı hesap edildiğinde bu sayı belki de onlarca kat artacaktır.

Tam da bu noktada “okuma” ve “yazma” kavramlarından biraz söz etmek istiyorum. “Okuma” eylemi duyu organlarımızla algıladığımız sembolleri anlamlandırma, kavrama, yorumlama ve bunları zihnindeki diğer şemalarla ilişki kuracak şekilde organize edebilme etkinliğidir. İnsanın ne kadar çok yaşantı yoluyla kazanılmış öğrenmelere sahipse o kadar çok ilişki kurabilir, yani o kadar çok anlam kurabilir. Tabi bu beklenen durum. Eğer yetişkinin yaşantıları ona birtakım öğrenmeler sunmamışsa, yani zihin şemaları nispeten boşsa duyu organlarına gelen malumatları bilgiye çevirecek bağlantılar da kuramaz. Böylece kalıcı öğrenmeler gerçekleşmez, yaşamı ona gerçek deneyimler kazandırmaz. Bu bağlamda yaşam süresi ile kazandığı tecrübeler doğru orantılı olarak artmamış olur. Ben burada okuma etkinliğinin sınırlarını basılı, yazılı göstergelerden öteye taşımak ve “çevreyi, doğayı, olguları, olayları ve hatta insanları okuma” ya kadar genişletmek istiyorum. İnsan çevresini ve diğer canlıları doğru olarak algılamaya, görmeye, dinlemeye çalışırsa onları daha iyi anlamaya başlar. Bu anlamda yapılan bir okuma, duyu organlarına gelen her malumatı eleştirel ve düşünsel olarak işleyip nitelikli bilgiler haline getirebilir. Günümüzde ortalama bir insan bu okumayı yapabilmelidir diye düşünüyorum.

İkinci kavramımız olan “yazma” ise insanın zihnindekileri yazı yoluyla çeşitli ortamlara aktarabilme etkinliğidir. Ama yazılı aktarma için önce nitelikli olarak okuma yapmak gerekir. Yani okuma ve yazma ya da daha bilinen adıyla okuryazarlık işlevsel olarak kullanıldığında bir anlam ifade eder. Bana göre gerçek okuryazar; günlük yaşa pratiklerinin yanı sıra kendi yaşam etkinliklerinde başarılı olmasını sağlayan bilgi ve becerilerle donanmış ve temel okuryazarlığa kendisine, ailesine, içinde bulunduğu topluma, cemiyete, teşkilata faydalı olabilmek için ihtiyaç duyan birey olarak tanımlanabilir.

Sonuç olarak demek istiyorum ki, bizim artık okuma yazmayı düzenli bir alışkanlık haline getirmiş, eleştirel olarak okuma yazma yetkinliğini kullanabilen, bu yolla dünyayı okuyabilen ve doğru olarak anlamlandırabilen; gerçek yaşam problemlerine karşı donanımlı, derinlemesine okuma yapabilen ve eleştirel düşünebilen bireylere ihtiyacımız var. İşte birbirimizi anlamanın ve doğru iletişimin anahtarı da budur.
 
Diğer tüm yazıları için buraya tıklayın!
Etiketler; ,
Yorum Gönder
 Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış!
Adınız
:
Mail
:
Mesajınız
: